Suriye’deki Esad hanedanı tarihe ülkelerine yaptıkları hizmetle değil, Suriye halkına yaptıkları katliamlarla geçerek anılacaklar. Hama’da önceki gün meydana gelen ve devam edeceğe benzeyen ‘kan banyosu’, Devlet Başkanı Başşar Esad’ı babasının yanına sürükledi ve babasıyla birlikte tarihe ‘katliamcı Esad hanedanı’ olarak kaydettirdi.
Baba Hafız Esad’ın 1982 Şubatı’nda Hama’da giriştiği ve sayısı bugün bile tam olarak kestirilemeyen ama can kaybının 10 bin ile 20 bin arasında değişen rakamlarla tahmin edildiği o büyük katliam, Suriye’de hiç kimsenin aklından silinmemişti ama büyük ölçüde de unutturulmuştu.
Her Suriyeli, Hama’yı hatırlamamayı yeğlerdi. Uluslararası sistem de hatırlamamayı seçerdi. Aksi halde, iniş-çıkışlı Ortadoğu politikasında önemli bir aktör olan Hafız Esad’ın yeri Şam’daki Başkanlık Sarayı değil, İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar Uluslararası Mahkemesi olmak zorundaydı. Dile kolay, 10-20 bin insanın kanına girmek ne demek.
Gelgelelim, ‘realpolitik’in insan dramına duyarsız oyun kuralları, sadece Hafız’ı saygın ve etkili bir siyasi figür olarak ‘Suriye’nin muktediri’ kılmakla kalmadı, oğlu Başşar Esad’a ‘reform umutları saçan’ Suriye lideri olarak ‘meşruiyet’ kazandırdı.
Baba’nın sorumluluğu
1982’deki katliamın asıl faili, Hafız Esad’ın kardeşi Rifat Esad idi ama tarih, doğal olarak, istihbarat örgütlerine dayalı Baas rejiminin başındaki Hafız Esad’a yazdı sorumluluğu. Doğru olarak.
1982’ye oranla ‘mini-katliam’ da olsa, Hama’daki son ‘kan banyosu’nun asıl faili, Başşar Esad’ın kardeşi Mahir Esad olsa da Başşar Esad tarihin sorumluluk sicilinden artık kendini kurtaramaz. ‘İkinci Hama’ ona yazılacak.
‘İkinci Hama’, ister istemez, birincisini (büyük katliamı), tarihin deposundan çıkarttı ve canlandırdı.
İkisi arasındaki fark, can kaybından kaynaklanmıyor. 10-20 bin kişinin yanında 150 kişinin ne önemi olabilir ki? Fark, 1982 yılı ile 2011 yılı arasındaki dönem farkından kaynaklanıyor. Artık, Suriye’deki diktatörlük rejimi Soğuk Savaş döneminin şartlarının, örneğin Sovyetler’in koruyucu kanatları altında değil. 2011 yılında Hama’da silahsız halkın üzerine tankları sürmek, makineli tüfeklerle taramak, 1982’yi de tekrar tarih sahnesine çıkarttığı için, 1982’nin can kaybını da çarpan etkisiyle 2011 gündemine taşıdı.
Suriye’de birkaç ayın ölüm bilançosu, 2000’e yakın sivil, 400’e yakın güvenlik görevlisi. Birkaç bin kişi, akıbetleri belirsiz şekilde kayıp. Ayrıca, on binlerce kişi de tutuklu ya da gözaltında.
Aylardır her gün, her hafta, özellikle her cuma günü süregelen olayların bilançosu, rejimin meşruiyetini kaybettiğinin yeterli belgesi ama tarihin tozlu depolarına kaldırılmış olan katliam Hama adını taşıdığı için, pazar günü sabaha karşı Hama’da meydana gelen ‘mini-katliam’, rejimin üzerindeki son ‘meşruiyet örtüsü’nü muhtemelen kaldırdı ve Başşar Esad ve rejimini çırılçıplak gözler önüne serdi.
Clinton’dan Obama’ya
Bir süre önce, Hillary Clinton, Suriye yönetiminin ‘vazgeçilmez’ olmadığını söylemişti. ‘İkinci Hama’ üzerine Başkan Obama, bundan sonraki hedefin ‘rejimin tecrit edilmesi’ olduğunu açıkladı. Şam rejimine karşı yaptırımlar arttırılıyor ve sertleşiyor.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın Hama üzerine yaptığı açıklama ise, bir ay önce Türkiye üzerine göç dalgasını harekete geçiren Cisr el-Şugur’daki saldırılar sırasında yapılan açıklamanın –garip bir şekilde- çok altında:
“Söz konusu operasyonların, Suriye’de asayişin sağlanmasına herhangi bir katkısı olmadığı gibi, yapılması gereken reformlara ilişkin süreci de son derece olumsuz yönde etkilemektedir. Bu tür operasyonlar ve şiddet çözüm değil, çözümsüzlük getirmektedir. Suriye yönetimi bu gerçeği idrak etmelidir. Mevcut gelişmeler, Suriye yönetiminin meselenin barışçı yollardan çözümü konusundaki niyetini ve samimiyetini sorguya açmaktadır. Türkiye, Suriye hükümetince operasyonlara son vermesi, çözüm için siyasi yöntemlere, diyaloğa ve barışçı girişimlere yönelmesi çağrısını bir kez daha tekrarlamaktadır.”
Türkiye enerjik olmalı
Bunlar laf değil. Laf kalabalığı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklaması da Türkiye’nin Suriye’deki son gelişmeler karşısında gerekli duyarlık çıtasının altında davrandığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Bu Suriye rejiminden artık ‘reform beklentisi’ bir hayalden ibarettir. Rejimin ‘meşruiyeti’ geri dönemez ölçüde örselenmiştir.
Ramazan ayının arefesinde Suriye ordusunun ortadaki Hama’da, doğudaki Deir ez-Zor’da ve güneydeki Dera’a’da Sünni inançtaki halka karşı eşzamanlı bir saldırıya geçmesi, rejimin bekasını ‘mezhep çatışması’nda aradığının göstergesidir. Rejimin halkına karşı saldırganlığının ramazan ayında da devam edeceğinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Türkiye’nin kararlı ve daha enerjik çıkışı, Suriye’de can kaybının önüne geçebilecek en etkili şans olarak duruyor. Şam’daki diktatörlüğün sonuna yaklaşmasının da...





































































